Uğur Kocabaş
5 Aralık 2015 Cumartesi
Eski Bir Rum Köyü; KOKLUCA / ALTINDAĞ
Kokluca, bu günün Altındağ semti. 90 yıl önce İzmir’in yanıbaşında bulunan bir rum köyü idi. Pınarbaşı gibi İzmire doğudan gelen yolun üzerinde bulunan bu köy o zamanlar İzmire (Konak) 1 saatlik mesafe uzaklıkta bulunuyordu.
Bozdağların batıdaki son uzantısının üzerinde yer alan Kokluca köyünün evleri sık değil aralıklı olarak inşa edilmiş ve meyve bahçeleri, zeytinlikler içinde bulunuyordu. Köyün tüm halkı rum idi ve yaklaşım 100 aileden (Daha sonra başka bir kaynak da 3000 kişi olarak bahsedilmiştir) oluşuyordu. O zamanlar (19.yy) bu köyde su sıkıntısı yaşanmasına rağmen köy sakinleri rahatça köye su getirebilecekleri bir bütçeye büyük bir çan kulesi yapmayı yeğlemişlerdi. Meryem Ana adına yapılan kilise günümüze ulaşmasa da o zaman ki gezginler tarafından güzel bir kilise olarak adlandırılmıştır.
Burası hakkında dönemin romantik Yunan/Rum yazarları tarafından binlerce yıllık Yunan geleneklerini kaybetmemiş hatta ionların torunları olarak bahsedilse de daha önceleri burada Hollandalı seyyah tarafından görülen cami harabesi köyün aslında ilk sakinlerinin Türkler olduğu zamanla Rumlaştığı konusunda bize fikir vermektedir.
Efelerce durdurulana kadar Müslüman ahaliye korku saçan Koklucalı Vasil gibi dönemin azılı haydutlarını ve çetelerini de çıkarmış olan Koklucalı Rumlar dönemin kaynaklarında Türk düşmanı, eşkiyalığı seven ve aşırı Yunan milliyetçisi olarak tanımlanmaktadır. Bunun göstergesi olarak, Yunan İşgal döneminde bir çok Koklucalı Rum genci Yunan ordusuna gönüllü katılmıştır.
1922’de burada bulunan köylüler milis olarak Türk ordusuna karşı koymaya çalışmışlarsa da köy halkı 9 Eylül 1922’de burası Yunan Ordusunun artıklarından temizlenmiştir. Köy halkıda Yunanistan’a yerleşmiş ve NEA KOKLUJA (Yeni Kokluca) isminde bir kasaba kurmuşlardır.
19. yy da köy de 1 erkek, 1 kız rum okulu bulunmakta idi. Bu okullardan birisi özgün yapısını kaybetse de ALTINDAĞ İLKÖĞRETİM OKULU olarak eğitime devam etmektedir. Yörede bir zamanlar bulunan mağaralardan dolayı yöreye OPEON adı da verilmişse de bu gün söz konusu mağaraların nerede olduğu belli değildir.
1922’de tahrip olan, yanan köy bir süre askeri birliklere ev sahipliği yapmış, mübadelede giden Rumların yerine köye Yunanistan sonraları ise Bulgaristandan, Yugoslavyadan gelen göçmenler yerleşmiş olup hala Balkan kökenli vatandaşlarımızın yoğun olduğu bir semttir. 1950’lerde Marshall yardımlarıyla İzmir artık bağları bahçeleriyle ünlü tarım kimliğinden sanayi kimliğine geçerken, Bornova’ya bağlı Altındağ’ın kısmetine de bu fabrikalarda işgücünü satacak işçilerin yerleşim bölgesi olmak düşmüş. Önceleri tarlaların bir kısmı, tüccar sanayicilere fabrika yeri için satılmış, sonra kalan yeşil arazilerin üzerine beton dökülüp, buralarda çalışacak işçilere kiraya verilecek çok katlı evler yapılmış.
Bu aşamada ise eski rum evleri bir bir kaybolmuş, kiliseden eser kalmamış, yoğun ve çarpık konutlaşmadan dolayı yeşil alanı sadece mezarlık alanları olan bir yerleşme haline gelmiştir Kokluca.
Kokluca ismi bugün daha çok Kokluca Mezarlığından dolayı bilinmektedir. 1920’lerden sonra oluşturulan genç cumhuriyet dönemi mezarlığı şu an cumhuriyet tarihinin bir çok ünlü İzmirlisini de bağrına basmıştır.
Kokluca aynı zaman da pek bilinmeyen küçük bir Ortodoks mezarlığına ev sahipliği yapmaktadır. 1922’den sonra İzmirde kalan çok az sayıdaki Ortodoks rum için kurulan bu mezarlık da sadece 48 adet mezar bulunmaktadır. Adamopoulos, Amira, Anggelidiou, Anakaroni, Aslani, Basta, Berovitch, Bon, Bragioti, Consolo, Dimitriou, Filidis, Filippovich, Fornetti, Galdies, Gkouvisi, Ioanniais, Ioannidis, Kakye, Kalças, Karpathakis, Kladis, Koen, Leodi, Mamounasi, Menoudakos, Natovits, Pantelaki, Petridis, Pyrgousi, Raduman, Samoglou, Spyrou, Stavridiou, Stavridis, Triandafilidis, Vari, Xalikiopoulos, Xatzoudis, Yorgalo, Zaxariadis soyadlı rum vatandaşlara ait bu mezarlığın içinde ayrıca küçük bir şapel (kilsecik) bulunmaktadır.
Kokluca ismine gelince, Kokluca’nın arkasında Kandere’de Rumların baruthanesi varmış, dereye karışan atıklar mıdır, kimyasal mıdır neyse, kötü kokusu ve rengi nedeniyle “Koğuluça ” yani Kokuluçay dermiş yöre halkı. Koğulça köyünün adı, Kokluca’ya değişmiş zaman içersinde. 1926′da ise Kokluca değiştirilerek Altındağ olarak resmi kayıtlarla işleniyor. Şimdi köyün eski adı” Kokluca” mezarlıkta yaşıyor!
Evren ÜNLÜ
Alıntı: http://www.izmirdesanat.org/kokluca-altindag/
27 Kasım 2015 Cuma
Homeros Nerelidir?, Nerede Doğmuştur?
Dünya da İncil’den sonra en çok okunan ve bilinen Homeros’un İlyada ve Odesia destanıdır. Homeros gelmiş geçmiş tüm ozanların ustası ve babasıdır. Onun eserleri tüm dünya insanlarının kitaplığını süsleyen başyapıttır. Bu nedenle onun doğduğu şehir elbette onurlanacak, dolayısıyla Homeros’un şehri olarak anılacaktır. Bu araştırmalar içinde onun İzmirli olduğuyla ilgili bilgiler birçok araştırmada öne çıkmaktadır. Odysseia ve İlyada isimli efsanevi eserleri günümüze kadar ulaşmış olan tarihin ilk batı edebiyatında yazılı dönemi başlatmış, en büyük şairi Homeros’tur. İzmir’de doğmuş olması vereceğimiz örneklerde en kuvvetli olasılıktır.
Halikarnaslı(Bodrum) Tarihçi Heredot'a göre M.Ö.850 yıllarında yaşadığı ileri sürülen Homeros, gelmiş geçmiş tüm dünya halklarını etkilemiş, Yunan mitolojisi karakterlerini çizen kişilerden biridir. Tarih boyunca, Anadolulu vurgusunu yapmış olması da onun Batı Anadolu topraklarında ve İzmir’de yaşamış olma olasılığını pekiştirir.
*** Homeros'un başyapıtı "İlyada" Destanı, Greklerle, Anadolulu Troia halkı arasında on yıl süren savaşların son kırk günlük bölümünü içerir. Yaklaşık 16.000 mısradan oluşmuştur. Yurt sevgisi ile tutuşan Homeros, bu destanında açık ve net olarak Troia’lıları tutar çünkü onlar ve Homeros Anadoluludur. Yunanlı önder ve savaşçıları gaddar ve saldırgan olarak göstermiştir. Onun Anadolulu olduğunu gösteren en büyük delilde budur.
Homeros'un ikinci yapıtı "Odysseia" Destanında ise, Troia savaşlarından on yıl sonraki dönem anlatılır. Bu destanda, "Odysseus" isimli bir savaşçının yurduna dönmek için gösterdiği çaba'' işlenir. Yaklaşık on iki bin mısradan oluşur.** Anadolu Uygarlıklarının en eski tarih ve kültür kaynakları olan "İlyada" ve "Odysseia" Destanları, Dünya Edebiyatının en çarpıcı metinleri ve ilk yazılı metinler olarak derlenmiş destanlar olup, günümüz yaşamında etkisini tüm şiirselliği ile sürdürmektedir.
Anadolu’da yaşayan toplulukların yaratığı sanat eserlerinin Yunan sanatı, Yunan ekolü olarak adlandırılmasından çok rahatsız olan Sabahattin Eyüpoğlu, (1908-1973) Homeros için bakın “…bu Yunan eğilimine karşı bir fikir öne sürmüştür: eski Yunan okullarına gitmeye gerek yoktur, çünkü Homeros Anadoluludur, yani başlangıçtan itibaren -bizden birisidir- kapımızın önüne koyduğumuz ve ismini kitaplarımızdan sildiğimiz ''Anadolu çocuğu” bu yüzden okunmalıdır'' demiştir.
O yılların sanat ve edebiyatında Anadolu ve Anadoluluk egemendir. Homeros ile ilgili tüm yayın ve araştırmalarda ki bilgiler kesin değildir. Homeros’a birçok kent sahip çıkar. Tabii ki onun İzmirli, Kyme’li(Aliağa) veya Samos’lu olması o şehir için onur kaynağıdır. Homeros'a yedi kent sahip çıkarak, kendi hemşehrileri olduğu onurunu yaşamak için iddia da bulunmuşlardır. Bu kentler içindeki Salamis, Argos, Atina ve Rodos'ta, Homeros'un yaşadığını ileri sürmek, bilim dışıdır. O çağlarda bu adı geçen şehirlerde ve dolaylarında bu kültür henüz gelişmemişti. Çünkü Homeros destanlarını bir Anadolu lehçesi olan İonia’ca ile (Aoilia) sınır kenti İzmir'de yazmış olmalıdır. O çağlarda değindiğimiz gibi bu bölgelerde yazı henüz yoktur. Ayrıca o çağlarda bu eserleri Yunanistan'da değil yazılacak, okuyacak ve anlayacak bir kültür düzeyinin bulunduğu düşünülemez.
Homeros'tan ancak 200 yıl sonra örneğin Sokrates okuma yazmayı Smyrna’da öğrenmiştir.*** Homeros'un Sakızlı olduğunu iddia edenler, doğruluğunu ifade edecek bir kanıt ve belge de gösteremezler. Geçmişten bu yana Homeros destanlarını ezbere okuyan Samos’lu bir aile fertleri, köklerinin Homeros’tan geldiğini iddia ederler. Bunun yanında başka bir anlatımda, Homeros'un Sakız'a sürgün gittiğine dair söylentiler vardır, bu bağlamda adada Homeros Kayalıkları diye isimlendirilen bir yer bulunmaktadır. Geriye Kolophon (Değirmendere) ve Smyrna kalmaktadır. Homeros’un Anadolulu ve İzmirli olduğuna dair en güzel kanıt Strabon’un ”Geographika” adlı eserinde “Homeros’un ksoanon’u (tahtadan yapılmış heykel) bulunan Homereion adı verilen dört kenarlı bir portik bulunur. Bu nedenle Smyrna’lılar Homeros üzerinde özellikle hak iddia ederler ve gerçekten de kentin bir tip tunç sikkesi Homereion adını taşır.” diyerek Homeros’un İzmirli olduğunu kaydeder.
Miletos’lu Hekataios’un söylediğine göre (M.Ö.VI:yüzyılda yaşamış),”İzmir körfezine Meles Çayı nedeniyle Meles Körfezi adı verilirdi”. Aristoteles(M.Ö.384-322) ve çağdaşı Kyme’li Ephoros, “Hemoros’un Meles kıyılarında doğmuş bulunduğu yolundaki atalardan kalma söylenceyi tekrarlayıp yaydılar; bu söylence, o doğum yerinin İzmir’den kısa bir yürüyüş uzaklığında bulunduğu anlamına gelir” diye anlatır. Cecil john Cadoux, İzmir anlatılarında, Meles Çayı, İzmir’in hemen dışında Kervan Köprüsü altından geçen çaydır. Güney yanda 10 mil ilerdeki tepelerde (İzmir-Gaziemir arasında) doğar, içinden geçerek aktığı verimli ve güzel, ama dar bir vadiyi doğudan (Buca’nın bulunduğu yandan) ve batıdan Paradiso/Kızılçulu/Şirinyer’in bulunduğu yandan sınırlayan ormanlık yamaçlardan gelen birkaç kolu alır. Yağmurlu mevsimde kabaran bir sel yatağına döndüğü halde yaz mevsiminde genellikle kuru yahut kuruya yakındır. Sanıldığına göre ilkçağ’da şimdikine göre suyu daha boldu, çünkü o zaman yörede ağaçlar çok daha fazlaydı, dolayısıyla yağmur daha sık yağardı. Bunun ağzının 3/4 mil kadar ilerisinde, bu çay ile Artemis/Diana Hamamı(Halkapınar gölcüğü) arasında bugün Tepecik denen bir höyük yükseltisi vardır. Meles Çayının çıktığı ve denize kavuştuğu bölgeyi anlatır. Bu anlatımların en eskisi, (sözde Homeros’un yazmış olduğu), belki de M.Ö VI. yüzyılın- yani İzmir’in, olasılıkla körfezin kuzeydoğu köşesinde(yıkılmış ve sönükleşmiş durumda) bulunduğu dönemin- yapıtı olan “Artemis’e İlahi”de bulunur. (Bu eserde) tanrıça, İzmir’den geçerek, “derinlere kadar kamışların kök saldığı Meles’te atlarını suladıktan sonra” arabasını Kolophon yanındaki Klaraos’a sürdü diye anlatır. Plinius,(M.S.23-79) İzmir’i “pek uzak olmayan bir yerde doğan Meles’in nimetlerinden yararlanan kent” diye betimlemiştir. Ozan Statius (M.S.61-96) İzmir’de doğmuş olan birinin suyunu içtiği akarsu diye, pek ünlü kaynağı olan Meles’ten söz eder. Araştırmacı Cecil John Cadoux,“Yaşamı M.S IV.yüzyılda geçen bir sofist, Himerios, ( ekte görüleceği gibi, Nikoy Kapapa’nın Seydiköy kitabında ki 1920 yılına ait bir yerleşim planı ile 1900 yıllarında çizilmiş bir Seydiköy vaziyet planında da Meles Çayı kaynağına verilen bir isim olarak görülecektir) Meles’in İzmir’in dış mahallerinde, birbirine çok yakın birçok kaynaktan çıktığını ve hemen orada kayıkların girebileceği, kürek çekmeye olanak verecek kadar yeterli derinlikte geniş bir göl oluşturduğunu, sonra kamışların, servilerin kapladığı kıyılar arasından aktığını yavaşça ve sessizce “en çok sevdiği oğlanın yanında olma fırsatını bir şey çalarcasına elde etmek isteyen bir sevdalı imiş gibi” denize karıştığını anlatıyor. Aristotales, Homeros'un doğumunu şöyle anlatır: "Anadolu'ya İyon göçleri sırasında İos Adası'nın bir kızı olan Kriteis, bir ilah tarafından hamile bırakılır. Bu kadın Egina'ya kaçarsa da, korsanlar, kadını İzmir'de Lidya Kralı Maion'a sunarlar. Kral, kadına aşık olur ve onunla evlenir. Bir süre sonra Kriteis, Meles Çayı kenarında Homeros'u doğurur ve akabinde ölür. Maion bu kendinden olmayan çocuğu büyütür ve ona doğduğu yeri vurgulayan "Melesigenes" (Meles'in çocuğu) ismini verir.*********** Antik çağın çeşitli yazarları Homeros'un yaşantısı hakkında farklı şeyler söylemelerine karşın birleştikleri iki önemli konu vardır: Kör olan Homeros, İzmir doğumludur ve bu şair Meles Çayı'nın kıyısında şiirlerini söylemiş, çayın denize kavuşmak için kıvrıla fışkıra ilerlediği yörelerde *lir çalarak* destanlar şakımıştır...*** Eski yazarlar, Meles Çayı'nın günümüzdeki Halkapınar Çayı olduğu konusunda birleşmişlerdir.*Ancak, modern çağın yazarları, tarihçileri ve arkeologları, Meles Çayı'nın Kemer Çayı olduğuna dair eğilime sahiptirler...*** Deniz perilerine ismini veren ve kaynağından denize kadar yatağını kazan Meles, kentin kapıları*önünde kolunu uzatır. Kaynadığı yer, denize doğru suları akan bir hamamdır. (Diana Hamamları) Meles, mağaraların, evlerin ve ağaçlık korulukların arasından geçip gider. Meles çağıldamaz, bunun dalgaları sessiz ve usulca denize kavuşur. Bazen, denizin dalgaları köpürünce Meles'in dalgaları geri bile çekilir. Meles'in her tarafı balıkla doludur. Yaz, kış aynı seviyededir. Ne kurur ve ne de kükrer. Meles, serseri değildir, yatağını terk etmez, çünkü İzmir'in aşığıdır. Onun amacı, şehri öpe koklaya, yavaş-yavaş sevişerek, denize ulaşmaktır..." Araştırmacı işte böyle bahseder Homeros ve doğduğu yerden.*
Meles Çayı ile özdeşleşmiş olan Homeros’un ikinci adı da “Meles kıyıları yöresinde doğmuş” anlamında Melesigenes’tir. Bu nedenle meles isminin etimolojisini bilmekte yarar vardır. Meles adı Luvi dilinde Mela anlamına gelmektedir. Anlamını Bilge Umar, M(a)-Ela, “Ana Tanrıça-Geçidi” yani “Ana Tanrıça tapkısı yerine giden geçit, boğaz” anlamına geldiğini ifade eder. Pausanias’ın yapıtının bir yerinde Meles ile ilgili şöyle diyor: “Smyrna’lıların ülkesinde Melés, çok güzel bir akarsudur. Kaynak yerinde bir mağara vardır. Oméros, şiirli öykülerini orada yaratmış imiş.”Homeros’u İzmirli olarak kabul edenler için kentin neresinden olduğu önemli değildir. İster Gaziemirli, ister Bornovalı isterse Halkapınar’dan olsun. Hiç önemli değildir. Yeter ki İzmirli olsun. Bu nedenle bu konunun araştırılmasının bazıları için önemli olmayacağını düşünürüm. Homeros’un yeter ki İzmirli olduğu herkes tarafından kabul görsün.Tarih boyu İzmir’i ziyaret eden seyyah ve gezginler, İzmir’de onu ararlar. “Meraklılar, ‘Homeros’un Mağaraları’ denilen yeri ziyaret ederler. Gezgin Anacharsis yalnızca bir mağaradan söz eder. Onun tanıklığına göre o mağara, Homeros’un yapıtlarını orada yazdığını ileri süren eski İzmir’liler için kutsaldır.”d’Estourmel’den de ilginç bir sav işitiriz. “Bir saatlik uzaklıkta ve yabanıl bir yörede, su perilerinin mağarasını, daha doğrusu mağaralarını buldum.”diye bahseder. Burası acaba Seydiköy olamaz mı, merak etmediniz mi? Neden İzmir’i ziyaret eden tüm gezginler Seydiköy’e(Sevdiköy) uğruyorlardı? Hangisi uğramadı ki, 1698 yılında İzmir’i ziyaret eden C.de. Bruyn Seydiköy’de Hollanda Konsolosunun yaşadığından bahseder. Hollandalı ailelerden ‘Madama Han Hoschpied, Van Lennep ve Wilkamann’ ailelerinin İzmir’de tercihi Seydiköy olmuştur. XVIII. Yüzyıl seyyahlarından Angelicus Maria Myler, Limaens Charles, Choiseul Gouffier aklımıza gelenlerdir. Richard Chandler İngiliz ailelerden By. Death, Crowly’li yanında Fransız gezginlerin bu uğrak yerinden bahsederler. Karl Von Scherzer’de 1873 yıllarında İzmir’e ziyarete gelenlerin yanında İzmirli Rumların ‘Homeros Bilim Derneğini” konu eder. İzmir’in kurulduğu günden bu yana hemşehrisi olan Homeros’u ziyaret için gelenlerin uğrak yeri olan Seydiköy’ünde, Fransa’nın meşhur botanikçisi Sherard yaşamına buralarda devam etme kararını verir. Yine Lamartine Seydiköy’ün neyine vurulmuştu ki İzmir’e her gelişinde Meles Çayının kaynağının bulunduğu bu toprakları ziyaret ediyordu. Çünkü ziyaret edenler, Homeros’un yaşadığı havayı teneffüs etmek, onun yaşadığı topraklarda yürümek istiyorlardı. *** Meles Çayını iyi tanıyan biri olarak burada bazı ekler yapmak yerinde olacaktır. Meles Çayı Gaziemir (Seydiköy) den çıkar. Çıktığı yer Çatalkaya’dır. Bu kısımlardan itibaren çağlayarak Seydi Babanın (Seyd-i Mükremüddün) altından kıvrıla-kıvrıla akarak şimdiki Serbest Bölge içinden geçerek, Hava Eğitim Okulunun altından kaynayarak gelen Yobaz Deresi ile birleşir Şirinyer, Gürçeşme’den geçerek İzmir Körfezine dökülür. Şimdi burada bir saptama yapalım. Yunanlı yazar Nikos Kapapa, TO EEBNTİKİOİ” adlı kitabının 186. sayfasında 1920 yılında hazırlanmış Seydiköy yerleşim planının Çatalkaya’dan kaynayan Kuzey-batı kısmından geçen bu dereye Himeros adını vermesi bir tesadüf olabilir mi? Yazarın bu kitabında Seydiköy’ü anlatırken XIX. yüzyıl sonlarında Seydiköy’de yaz-kış devamlı akan altı tane dereden bahseder. Yine Homeros ile ilgili bilgilerde Meles Çayının doğduğu yerlerde bir mağarada dünyaya geldiği ifadesi geçmektedir. Düşündüğümüz zaman Meles Çayının geçtiği alanlarda mağara yoktur. Çatalkaya’da mağara çoktur. Yine Homeros Vadisi olarak anlatılan yerleri gezerseniz, anlatılan Homeros Vadisine en uygun yerin Gaziemir’den inen Himeros Çayının Çatalkaya kısımları buna uygun yer olmalıdır.
30 Ağustos 2013 Cuma
Beyoğlu
dün gece tek başıma beyoğlu’nda içki içmeye karar verdim. biraz efkar
dağıtırım dedim. yalnız neden efkarlıydım ondan pek bi haberim yoktu.
madem öyle dedik öyle devam etsin dedim.
adını bi çok kez duyduğum ama bi türlü gidemediğim bir bara gitmeye karar verdim. damsız alıyorlardı, şaşırdım. içeri girip barın önünde dikildim. ucuzundan bir bira söyledim. daha ikinci yudumumu alırken aşırı makyajlı bi çift gözün beni baştan aşağı süzdüğünü fark ettim. sıradan bi kıyafete sahiptim, sıradan bi fiziğim ve sıradan bi yüzüm vardı. bana mı bakıyordu acaba? sanmam. dalyan gibi adamlar vardı her bi yanımda, bence onlara bakıyordu. belki de gözü biraz şaşıydı. olsun çok güzeldi, şaşı olması hiçbir şeyi değiştirmezdi.
dakikalar ilerledikçe kaçamak bakışları bi yana bırakmış, direkt gözlerimin içine uzun uzun, cesurca bakıyordu. bu vahşi bakışları elimi ayağımı birbirine sokmuştu. sanki vücudumda hiç kemik yoktu. elimi ayağımı nereye yaslasam direnç gösteremiyor, kayıp duruyordu. yerimde duramıyor, götümde kurt varmışçasına sürekli hareket ediyordum. heyecandan ağzımın yerini bulamıyordum. çok fazla içki içmeden, çok fazla sarhoş olmak istiyordum, ama; yarısını yere döktüğüm ucuz, sulu bi bira beni ne kadar sarhoş edebilirdi ki? belki çok sarhoş olursam o güzel sarışının bana baktığına ikna olabilirdim. çok fazla sarhoşluk için çok fazla para lazımdı. elimi cebime attım, çok fazla param yoktu.
derken benden bi bok olmayacağını anlayan sarışın afet yanıma doğru yanaşmaya başladı. aman allahım o nasıl bi yürüyüştür. kendimden geçiyorum. içinde içki olmayan bardağı kafama dikip, bardağın içinden salınan vücudunu süzüyorum. utanmasam o an, oturduğum yerde erken boşalma süremin en hızlı zamanını bile yapabilirim. shumi halt yemiş. en hızlı benim alman dostum!
yok yok, şu arkamdaki aşırı beyaz gömlekli, sakallı, aşırı briyantinli saçları olan esmer herife bakıyordu kesin sabahtan beri ve o’na doğru süzülüyordu şimdi de. rahat ol sen adamım! hemen ikinci biranı da söyle, ardından da yolda köpek öldüren bi şarap al ve evinde sarhoş ol. ardından belki kendini ödüllendirip osbir bile çekersin. burası zaten sana göre değil dostum.
o da ne kokusunu alabiliyorum. ne de güzel kokuyor. hiç sesi gelmiyor. esmer şekeri çocukla pek konuşmuyorlar sanırım. ben de konuşmazdım zaten, akıllı kızmış. ama bi de dönüp arkasından bakmak istiyorum. sanırım bi ara kullanabilirim bunu fantezilerim için. bir saniye, işte sesi geldi;
-bana bi içki ısmarlarsın sanırım
…
-hey sana diyorum esmer çocuk.
herif amma da kazmaymış ha! kıza bi içki bile ısmarlamıyor. amına koduğumun yavşağı. lan hadi benim sipalim yok. senin önünde tuttuğun arabanın anahtarlığı bile benim maaşımdan fazladır. gavat herif. du dayanamıcam dönüp bakıcam.
-duydun çok şükür
-ba..bana mı dedin..dediniz?
-bırakır mısın kibar olmayı. benim gibi güzel bi kadına içki ısmarlamayacak mısın?
-elbette....tabii. tabi. ne içersin?
-ikimize bi viski söyle.
-bi viski iki kamış lütfen.
-kamış mı?
-kamıştan emmek ister misin?
-çok hızlısın hınzır şey. hadi sana gidelim o zaman.
-bana olmaz.
-neden.
-ev çok uzak. sultançiftliğinde oturuyorum ben. hem bulaşık falan var beş günlük. evi bok götürüyor anlayacağın.
-ahahah..çok şakacısın şeker şey seni. hayır sana gidelim.
-e sen kaşındın hadi.
aman allahım işte gidiyorduk. bu gece bitmesin. param da yok. oraya taksi en az 40 lira tutar. akbilim var, evet akbilim.
-nereye?
-durağa?
-durağa mı?
-evet 36t'ye bineceğiz. inince de bi 10 dk. falan yürüyeceğiz.
-hiç böle bi şey görmedim ama, çok çekici geldi. cezbettin beni çirkin şey. hemen gidelim.
-burası benim mahallem. sadece mecbur olanlar burada yaşar. kimse burayı sevmez. burası da benim evim. üst komşum hacıdır. görmesin siker belamı.
-hahaha
içeri girdik. şimdi sadece çelik kapımı açmak kalmıştı. taaa beyoğlu'ndan sultançiftliği'ne süper bi hatun getirmiştim. kız arkamda ben önde kapının kilidini açtım. içeri ilk adımımı attım. o'nun da gelmesini bekliyordum. birden kıçıma bi tekme attı. şaşırdım. n'oluyo lan dedim. sonra daha sert bi tekme attı. böyle seviyor herhalde dedim. ben de atayım mı lan diye içimden geçirdim. tekme sallamaya çalıştım ama bi türlü atamadım. sanki diğer tarafa dönemiyordum. ben tekme atmaya çalıştıkça arka arkaya tekmeleri kıçıma yedim. sonra bi ses duydum. biri küfür ediyordu. bi erkek sesi. babamın sesiydi bu. babam??
-lağyn kalk yeter göt herif. gece yatmayı bilmiyon, gündüz de kalkmayı. şu yorganı sikmeyi de bırak. mındar ettin lan güzelim yün yorganı. pezevengin oğlu seni ya.
gözümü açtım. peder bey'in sevgi dolu sözleri büyük bi huzur verdi. ayağa kalktım, peder bey'e sarılıp kıçımı kaşıdıktan sonra "iki dakika daha yatayım be baba, o kadar süre bana yeter bak valla" deyip yorganıma tekrar sıkı sıkı sarıldım. azıcık daha uyudum, sonra baya bi yaşadım.
adını bi çok kez duyduğum ama bi türlü gidemediğim bir bara gitmeye karar verdim. damsız alıyorlardı, şaşırdım. içeri girip barın önünde dikildim. ucuzundan bir bira söyledim. daha ikinci yudumumu alırken aşırı makyajlı bi çift gözün beni baştan aşağı süzdüğünü fark ettim. sıradan bi kıyafete sahiptim, sıradan bi fiziğim ve sıradan bi yüzüm vardı. bana mı bakıyordu acaba? sanmam. dalyan gibi adamlar vardı her bi yanımda, bence onlara bakıyordu. belki de gözü biraz şaşıydı. olsun çok güzeldi, şaşı olması hiçbir şeyi değiştirmezdi.
dakikalar ilerledikçe kaçamak bakışları bi yana bırakmış, direkt gözlerimin içine uzun uzun, cesurca bakıyordu. bu vahşi bakışları elimi ayağımı birbirine sokmuştu. sanki vücudumda hiç kemik yoktu. elimi ayağımı nereye yaslasam direnç gösteremiyor, kayıp duruyordu. yerimde duramıyor, götümde kurt varmışçasına sürekli hareket ediyordum. heyecandan ağzımın yerini bulamıyordum. çok fazla içki içmeden, çok fazla sarhoş olmak istiyordum, ama; yarısını yere döktüğüm ucuz, sulu bi bira beni ne kadar sarhoş edebilirdi ki? belki çok sarhoş olursam o güzel sarışının bana baktığına ikna olabilirdim. çok fazla sarhoşluk için çok fazla para lazımdı. elimi cebime attım, çok fazla param yoktu.
derken benden bi bok olmayacağını anlayan sarışın afet yanıma doğru yanaşmaya başladı. aman allahım o nasıl bi yürüyüştür. kendimden geçiyorum. içinde içki olmayan bardağı kafama dikip, bardağın içinden salınan vücudunu süzüyorum. utanmasam o an, oturduğum yerde erken boşalma süremin en hızlı zamanını bile yapabilirim. shumi halt yemiş. en hızlı benim alman dostum!
yok yok, şu arkamdaki aşırı beyaz gömlekli, sakallı, aşırı briyantinli saçları olan esmer herife bakıyordu kesin sabahtan beri ve o’na doğru süzülüyordu şimdi de. rahat ol sen adamım! hemen ikinci biranı da söyle, ardından da yolda köpek öldüren bi şarap al ve evinde sarhoş ol. ardından belki kendini ödüllendirip osbir bile çekersin. burası zaten sana göre değil dostum.
o da ne kokusunu alabiliyorum. ne de güzel kokuyor. hiç sesi gelmiyor. esmer şekeri çocukla pek konuşmuyorlar sanırım. ben de konuşmazdım zaten, akıllı kızmış. ama bi de dönüp arkasından bakmak istiyorum. sanırım bi ara kullanabilirim bunu fantezilerim için. bir saniye, işte sesi geldi;
-bana bi içki ısmarlarsın sanırım
…
-hey sana diyorum esmer çocuk.
herif amma da kazmaymış ha! kıza bi içki bile ısmarlamıyor. amına koduğumun yavşağı. lan hadi benim sipalim yok. senin önünde tuttuğun arabanın anahtarlığı bile benim maaşımdan fazladır. gavat herif. du dayanamıcam dönüp bakıcam.
-duydun çok şükür
-ba..bana mı dedin..dediniz?
-bırakır mısın kibar olmayı. benim gibi güzel bi kadına içki ısmarlamayacak mısın?
-elbette....tabii. tabi. ne içersin?
-ikimize bi viski söyle.
-bi viski iki kamış lütfen.
-kamış mı?
-kamıştan emmek ister misin?
-çok hızlısın hınzır şey. hadi sana gidelim o zaman.
-bana olmaz.
-neden.
-ev çok uzak. sultançiftliğinde oturuyorum ben. hem bulaşık falan var beş günlük. evi bok götürüyor anlayacağın.
-ahahah..çok şakacısın şeker şey seni. hayır sana gidelim.
-e sen kaşındın hadi.
aman allahım işte gidiyorduk. bu gece bitmesin. param da yok. oraya taksi en az 40 lira tutar. akbilim var, evet akbilim.
-nereye?
-durağa?
-durağa mı?
-evet 36t'ye bineceğiz. inince de bi 10 dk. falan yürüyeceğiz.
-hiç böle bi şey görmedim ama, çok çekici geldi. cezbettin beni çirkin şey. hemen gidelim.
-burası benim mahallem. sadece mecbur olanlar burada yaşar. kimse burayı sevmez. burası da benim evim. üst komşum hacıdır. görmesin siker belamı.
-hahaha
içeri girdik. şimdi sadece çelik kapımı açmak kalmıştı. taaa beyoğlu'ndan sultançiftliği'ne süper bi hatun getirmiştim. kız arkamda ben önde kapının kilidini açtım. içeri ilk adımımı attım. o'nun da gelmesini bekliyordum. birden kıçıma bi tekme attı. şaşırdım. n'oluyo lan dedim. sonra daha sert bi tekme attı. böyle seviyor herhalde dedim. ben de atayım mı lan diye içimden geçirdim. tekme sallamaya çalıştım ama bi türlü atamadım. sanki diğer tarafa dönemiyordum. ben tekme atmaya çalıştıkça arka arkaya tekmeleri kıçıma yedim. sonra bi ses duydum. biri küfür ediyordu. bi erkek sesi. babamın sesiydi bu. babam??
-lağyn kalk yeter göt herif. gece yatmayı bilmiyon, gündüz de kalkmayı. şu yorganı sikmeyi de bırak. mındar ettin lan güzelim yün yorganı. pezevengin oğlu seni ya.
gözümü açtım. peder bey'in sevgi dolu sözleri büyük bi huzur verdi. ayağa kalktım, peder bey'e sarılıp kıçımı kaşıdıktan sonra "iki dakika daha yatayım be baba, o kadar süre bana yeter bak valla" deyip yorganıma tekrar sıkı sıkı sarıldım. azıcık daha uyudum, sonra baya bi yaşadım.
NOT :
https://eksisozluk.com/entry/31813729 adlı adresten alıntılanmıştır.
7 Temmuz 2013 Pazar
Roket Takımı
Çocukluğumun en sevdiğim çizgi filmlerinden biriydi Pokemon. Pokemon başladığı zaman sokaktaki oyunlarımızı yarıda bırakır evde televizyon karşısına geçerdik. Yalnız Pokemon'da ki en sevdiğim karakterler 'Ash ve Pikachu' ikilisi değil 'Jessie ve James' ikilisiydi. O zamanden belliymiş tabi sisteme karşı gelen bir insan olacağım. Onlarda sisteme karşı gelirdi. Her bölüm o muhteşem sözlerini okudukları zaman ekran karşısında mest olurdum. Fuck The System diye bağırasım gelirdi sokaklarda.(Yaş 8-9 bu arada).. Neyse fazla uzatmayayım da sizleri o muhteşem ikiliyle başbaşa bırakayım..
Jessie: Belaya hazır olun
James: Hem de çifte belaya
Jessie: Dünyayı yok olmaktan kurtarmak için
James: Tüm insanlığı ulusumuzla birleştirmek için
Jessie: Gerçeğin ve sevginin kötülüklerini açığa vurmak için
James: Amacımız yıldızlara ulaşıncaya kadar
Jessie: Jessie
James: James
Jessie: Roket takımı her zaman ışık hızıyla hareket eder
James: Ya teslim olun, ya da savaşmaya hazır olun
Meowth: Miyav! Bu çok doğru !
James: Ya teslim olun, ya da savaşmaya hazır olun
Meowth: Miyav! Bu çok doğru !
7 Haziran 2012 Perşembe
Siz Hiç Beşiktaş'lı Oldunuz Mu ?
gerzekhayat.blogspot.com adresinden alınmıştır...
İstanbul otogarı viyadüklerin çevrelediği bir örümcek ağıdır. Ağlarına yalnız bahtsızlar takılır. Parası olmayanların kaderleri değişmese de yerlerinin değiştiği bir başlangıç, yada sondur burası. Hele öğlen kalkan yada öğlen ulaşan otobüslerin yolcusuysanız bu hayata sarılma direncinizin ilk test yeri yine bu otogardır.
Öğlen ezanı okunuyordu.Nisandı ama hala kaşkollara sarılmış insanlar, ciğerlerinden çıkan havayı kaşkolun içine üfleyerek ısınmaya çalışıyorlardı. Artvin’e gidecek otobüs yolcuları sigaralarından son bir fırt çekip, otobüsün basamaklarını çıkıyorlardı. Muavin bagaj kapaklarını kapattı, peron görevlisi içerideki yolcuları sayıp, kafasını arka kapıdan uzatıp bağırdı.
”22 numara, 22 numara...”. 22 numara yoktu. Tam o sırada bir ambulans yanaştı yan perona. Ambulanstan gözaltına kadar sakallı bir adam indi. Muavine el kol yapıp otobüsü durdurdu. “Bagaj var mı?” muavin. Adam “yok, ama cenazem var” dedi. Muavin yıkıldı. Çünkü ağzına kadar dolu bagajı indirip, tekrara yerleştirmek demekti bu. Peron zili çalıyor ama Artvin otobüsü hala bagajlarını topluyordu. Tabut orta kısma sürüldü, ambulans sessizce ayrıldı yan perondan. Yolcular cama dayanmış, efkarlı gözlerle izliyordu olan biteni. Terden pembeleşmiş yüzüyle muavin adamı buyur etti içeri, otobüs yola düştü.
22 numara yolcusunu merakla süzdü otobüs.Müsade isteyip yerine oturdu. Yanındaki yolcu merakını kustu hemen,
“ Allah rahmet eylesin, yakının mıydı?”
Adam düşündü uzun uzun,
“Mehdi” benim neyim oluyor diye. İçini çekip,
“ Kardeşim di” dedi. Otobüs köprü üzerinden geçiyordu.Adam içinden,
“ Mehdi, son kez hisset boğazı” diye geçirdi. Uzun yol başlıyordu.
Adam kitabını açıp okumak istiyordu ama yanındaki yolcu kıpır kıpırdı. Sürekli içleniyor, vah vah çekiyordu.
“ Kaç yaşındaydı” diye sordu yolcu. Adam,
“Tam olarak bilmiyorum, ama benim yaşlarımdaydı”
“Yahu kardeşim diyorsun yaşını bilmiyorsun” diye hayret dolu çıkıştı yolcu.
“Kardeşim dediysem, öyle değil” dedi adam.
“Ya nasıl” dedi yolcu.
Uzun bir sohbet başlıyordu, Otobüs İstanbul sınırlarından çıkarken.
Mehdi’yi ilk kez hapishanede gardiyanlarla dövüşürken gördüm. Alt koğuşlarda, *** fraksiyonunun koğuşlarında kalıyordu. Orada kavga çıkınca bizim koğuşa postaladılar. *** fraksiyonu ile bizim koğuşun görüşleri ters olduğundan kimse yüzüne bakmadı Mehdi’nin. En dipte benim ranzanın sağ altına yatırdılar onu. Birkaç ay kimseyle konuşmadı. Yemek yaptı, topladı, çay dağıttı. Havalandırmada yalnız dolaşırdı. Koğuş eğitimlerimize katılmazdı, anlamam öyle şeylerden der kenara çekilirdi.Anladım ki fraksiyoncu filan değil.Bir harita metod defterine gazetelerden resimler kesip yapıştırırdı geceleri. Her koğuş baskınında Jandarma o defteri bulur yırtardı. Bizim zulayı bilmediğinden her seferinde yeni defter bulur, bir dahaki baskına kadar çalışmasına devam ederdi. Bir sonraki baskın tiyosu geldiğinde haline acıyıp, defterini bizim zulaya attım. Jandarma döşek altını açıp defteri bulamayınca Mehdi hayretler içinde kaldı. Ona aldığımı söylemedim, merak ediyordum çünkü deftere neler yapıştırdığını. Herhalde karı kız resimleridir, hela için malzeme yapıyordur diye düşünüyordum.
Öyle ya Jandarma bulur bulmaz paramparça ediyordu defteri. Işıklar sönünce zuladan çıkardım defteri. Gözlerime inanamamıştım. Koğuşta kimsenin okumayıp bir kenara attığı, ziyaretlerde don, sigara sarılıp getirilen, iaşe sandıklarının üzerinde gelen ne kadar spor sayfası varsa ayıklanmış, içlerinden ne kadar Beşiktaş ile ilgili haber varsa kesilip bu deftere yapıştırılmıştı. Resimlerin kimilerinin üzerinde domates çekirdeği vardı, kimileri sonradan ütü vurulup düzleştirilmiş buruşukluktaydı. Ama her birinin altında tarihi düşülmüş, önemli yerlerinin altı çizilmişti. İlginç gelmişti bana Mehdi.
Bir sabah yoklamasında yanında durdum. Pantolunuma soktuğum defteri arkadan sıkıştırdım eline. Şaşırdı. Çocuk gibi sevindi. Teşekkür etmek istedi, konuşmadım onunla. Ajan damgası yiyebilirdim koğuşta. Havalandırmada yolumu kesti.
“Sağol” dedi. Sigara tuttum ona. Çömeldik.
“Kimsin, necisin, ne arıyorsun siyasilerin mapushanesinde” dedim.
“Vallahi bende bilmiyorum, neci olduğumu bende bilmiyorum” dedi Mehdi.
“Peki anlat o zaman” dedim.
“Kimseye demek yok ama, söz mü” dedi.
“Söz” dedim.
Eylül 80 yılıydı. Malum stad bir tane. Ülke bir savaş yaşıyor ama bizim derdimiz kapalıyı kaptırmama savaşı. Akşamdan yığıldık, sabahlıyoruz kapalının kapısında. Kimimizin koynunda şarap, kiminde emanet, kiminde yarım somun ekmek. Baskın yemeyelim diye üçer üçer erketeye çıkıyoruz Maçka tarafına, Dolmabahçe’ye, spor sergiye. Ben gece üç gibi Maçkadayım. Motorcular geliyordu aşağıdan. Son seferinde karşıdan grup indirmiş, nümayiş yapacaklarmış dikkat et dediler. Bıçkın delikanlıyız o zamanlar, semtimizde nümayişe tahammülümüz yok elbet. Bir o sokağa dalıyorum, bir bu sokağa derken bir baktım, o grup duvara tezahürat yazıyor. Allah dedim, çektim emaneti üzerlerine yürüdüm.
On kişiydiler, dayak yerim ama hiç olmazsa bir ikisini indiririm dedim ama beni görünce hortlak görmüş gibi kaçmaya başladılar, bende arkalarından. Meğer benim hemen arkamda Polis varmış, ben onları kovalıyorum, koşuyorum, polis hepimizin arkasından koşuyor.
Girdik bir çıkmaz sokağa, çocuklar durdular, elleri havada, ben hala bana teslim oldular diye havalardayım, Polis arkadan ışık tutunca uyandım, elimde emanet, kolum havada, megafondan “at elindeki silahı” diye bağırıyor, ben kala kaldım. İçimden sıçtık şimdi dedim ama yırtarız. Çocuklar bilmem ne örgütünden, ben orada saf saf bir adam, polis minibüsünde Gayrettepeye vardık. Nezarete oturduk, geçmiş olsunlaştık. Çocuklar duvara yazı yazacakalarmış meğer, ben onları ne zannettim, güldüm kendi kendime, bir an önce salsalar da maça yetişsem diyorum hala. Nezarette çocuklardan ayrılıp duvara yaslandım, sabah oluyordu, sigara tuttu arkamdan biri.
Uzandım aldım, hırsızmış, basılmış evde salak. Durumu anlattım güldü bana. Rakip takımı tutuyormuş, iyi beklememişsin maçı nasılsa koyacaz size dedi. Ağırıma gitti zırtapoz hırsızın lafı, koydum kafayı burnunun üstüne, dağıldı ağzı burnu. Apar topar çıkardılar dışarı. Tehditler savurdu bana. Hadi lan ikile, dedim arkasından. Sabah dokuz gibi sorguya aldılar teker, teker. Sıra bana geldi. Klasik sorgu odası işte. İçim rahat, ifadeyi verip gideceğim maça. Aaa, bir baktım bizim hırsızıda aldılar odaya, oturdu karşımda.
Burnu tamponlu, sargı içinde. “Noldu lan yetmedi mi?” dedim. Koltuğunun altındaki silahı görünce yıkıldım. Sivilmiş meğer, nezaretten laf almaya karışmış, nasıl yedim bu numarayı diye kendi kendime kızdım.
Diğer çocukları salmışlar mahkemeye kadar, ama bizim kırık burun davasından “ memura karşı koyma ve darptan” kalakaldık. Maç gitti, ama asıl giden benim hayatımdı. Asker ertesi gün darbe yaptı. Memurun raporuna göre hala ben örgüt üyesi zanlısıydım. Darbenin ilk günlerinde kurulan mahkemelere çıkartıldım. Konuşturmadılar bile. Sonrası o koğuş senin, bu koğuş benim. Her koğuş derdimi anlattıkça bana ajan muamelesi yaptılar. Bende kimseyle konuşmamaya başladım.
Dışarıda hala bizim tribünden avukat çocuklar uğraşıyormış ama yakalandığım grup çok sivriymiş, çok vukuatı varmış, yırtamaz demişler. Bende bir umuttur bekliyorum iki yıldır, ama şu gardiyanlara gıcık oluyorum, ne olduğumu bildiklerinden ne zaman maç kaybetse Beşiktaş abuk subuk hareket yapıyorlar, bende dalıyorum, sonrası jandarma dayağı, bıktım, ağzımda diş kalmadı.
Otobüs otobanı bitirmiş, yola döner dönmez, mola vermişti. Yolcuya kalsa hikayenin devamını dinlemek için tuvalete gitmemeye razıydı. İkide bir vah, vah diyor, yorum yapmak istiyordu. Adam aşağı indi, bir sigara yaktı. Hava soğumaya başlamıştı. Bagaj sıcak mıdır, diye düşündü. Ölüler üşümezdi oysa. Çaylarla birlikte üst üste, hızlı, hızlı sigaralar içildi. Anons yapıldı, otobüs mola yerinden ayrıldı. Meraklı kulaklar dikildi, VCD’de oynayan filmi kimse seyretmez olmuştu. Adam devam etti.
Mehdi’nin bir arkadaşı olmuştum artık ben. Okumamıştı, ama hayat onu yetiştirmişti. Bize katıl dedim ona. Anlamam o işlerden, sevmem o işleri dedi. Olsun vakit başka türlü geçmez, gel otur akşamları sende tartış bizimle dedim.
Koğuş sorumlumuza durumu anlattım. Ajan olabilir dedi. Ben kefil oldum Mehdi’ye. Oturdu o akşam bizimle. Kısmetsiz Mehdi’nin ilk gecesi de şanssız başlamıştı aramızda. Okuma yapılacaktı. Zuladan kitaplar çıktı. Herkes harıl harıl okumaya başladı. Yan gözle Mehdi’yi seyrediyordum, okumak ne kelime, kitaba bakmıyordu bile, sonra harita metodunu soktu kitabının arasına, yine kendi dünyasına daldı. Ama onu bekleyen bir sürpriz vardı ki, okunan kitabın bölümü hakkında tartışma yapılacaktı gece yarısı.
Bölüm bölüm herkes koğuş sorumlusunun soruduğu sorulara yanıt veriyordu. Sıra Mehdi’ye geldi. Ben gözlerimi kapadım, çıkacak cümbüşü ve Mehdi’nin sorumluluğunun bende olduğunu düşünerek başıma gelecekleri düşünüyordum. Koğuş sorumlusu sordu “ Mehdi, teoride yenilmek kişi benliğinde ideolojiyi zedeler mi?” . Ben yer yarılsa da içine girsem diye düşünürken Mehdi gırtlağını temizledi, konuşmaya başladı, kulaklarımı tıkadım.
“ Bir harekete taraf olmak, eğer ona aşk ile bağlanmamışsan sana kaçacak çok fırsat bırakır. İnsanın kendi dünyası bencillik üzerine kuruludur. Benlik, bencillikten türemiştir. Teori diye tanımlanan hareket, insanın bencilliğini beslemezse kaybolur gider. İşte insanoğlu harekete saygını yitirmemek için aşkı doğurmuştur, beyninde aşk olmazsa benlik yada bencillik, teoriyi zorunluluk haline getirir. Teoride yenik düşmek, eğer teorinin insana salgıladığı aşk yoksa yenilmektir. Ben sevdalarıma hiç yenilmedim”
Sessizlik oldu. Kulaklarımı diktim sessizliğe. Felsefenin temel ilkeleri, bir adamın sözleri karşısında yenik düşmüştü. Işıklar söndü, herkes o gece öğretilen teoriyle aşkını koydu teraziye. Birkaç gece geçti. Koğuş sorumlusu Mehdi’yi istedi yanına. Ajan olup olmadığını dışarıdan sorgulamıştı. Hiçbir kayıt yoktu. Direk sorgu yapacaktı. Havalandırma sırasında ben, Mehdi’yi karşısına oturttu, hikayesini ona da anlattı Mehdi.
“Peki, sen bunca felsefe kitabıyla boğuşup vardığımız yargıları, bir aşka bağlayıp nasıl sonladın Mehdi? “ dedi koğuş sorumlusu.
“Siz hiç Beşiktaşlı oldunuz mu?” diye sordu Mehdi ve devam etti.
“ Yaşadığımız bu hayatı nasıl yaşayacağımızı biz kitaplardan öğrenmedik veya şu doğrudur diye kimse bize destur vermedi. Hayatı eğrisiyle doğrusuyla yaşadık dibine kadar. Ve bizim yaşayışlarımızın bize gösterdiği doğrular oldu, yeri geldi bizim yanlışlarımızı doğru uygulaması için abi olduk. Bir felsefemiz oldu yalnız yaşanmışlıklardan. Şimdi siz başkalarının hayat deneyimlerinden türettiği felsefe ile değil kendinizinkini , bir ülkenin kaderini çizme yarışına giriyorsunuz. Peki kendinizi, yeteneklerinizi ve harekete olan aşkınızı ne kadar biliyorsunuz. Veya bu coğrafyada yaşayanlar sizin için ne ifade ediyor” diye konuştu Mehdi.
Ben yanılmıştım. Üniversiteler okumuştum, kitaplar yutmuştum, makalelerim çıkmıştı dergilerde ama Mehdi’nin Beşiktaşlılık üzerine yaptığı küçük bir yorum bile felsefemizin ne kadar kitaba ve teoriye bağlı olduğunu bana göstermişti. İleriki günlerde Mehdi o bize biraz sığ ve argo jargonu ile Beşiktaşlılığı anlattı. O zamana kadar sporu, hele hele futbolu küçük burjuva eğlencesi olarak, toplumun afyonu sayan bizler, Beşiktaşlılık felsefesi içinde fanatik bir taraftar olup çıkmıştık.
Şimdi anlayabiliyorduk Mehdi’yi, bu kadar bir futbol takımını sevip, maçlardan, seyirden, gazetelerden, radyodan bu kadar uzak kaldığı halde Beşiktaş’ı bu kadar sevebilmesini. Çünkü sahada oynanan oyun değil, taraf olmanın hazzı yakıyordu ve bağlıyordu beynini.
82 yılında duruşmalarımız hızlanmıştı. Kararı çıkan kendi memleketine yakın cezaevine naklini istiyor, orada daha rahat edeceğini düşünüyordu. Mehdi’ye yapışan örgüt davası çok dallanmış, hakkında ağır kararlar çıkar hale gelmişti. Çok idam vardı ve Mehdi hala suçsuzluğunu kanıtlayamıyordu. Bu arada çok uzun yıllardır şampiyon olamayan Beşiktaş şampiyonluğa koşuyordu. Akşam saat yedide herkes haberlere kulak kesmişken Mehdi bir an önce spor haberlerinin gelmesini bekliyordu. Yaza doğru karar çıktı, devlet düzenini değiştirmek amaçlı suç örgütüne üye olmaktan idamı istenmişti Mehdi’nin. Hakim daha önce işlenmiş suçu olmadığından hafifletici sebeplerle cezasını müebbede çevirmişti. Bu tam bir yıkımdı. Mehdi’yi sakinleştirmek için yanına gittim. Zaten sakindi ama hüzünlüydü.
“Şimdi olacak şey mi bu müebbet. Yani ben bir daha hiç Beşiktaş maçı seyredemeyecek miyim şimdi?” dedi Mehdi ve devam etti.
“Birde benim sevdiğim vardı biliyor musun? O benim sevdiğimin farkımda bile değildi ama ben onu çok severdim, bir veda bile edemedim.” Mehdi sevdiği kızı uzun uzun anlattı bana. Yüzünü anlattı, ellerini anlattı, gülüşünü anlattı, evinin önünü anlattı, bakışlarını anlattı. Beynimde zehirli bir düşünce, o anlatırken, kızın resmini çizmişti gözümün önüne. Söyleyemedim ama bende aşık olmuştum o kıza, Mehdi’nin kızına.
Karara çıktıktan sonra temyiz istedi ama nafile. Artık buralarda kalmasının anlamı yoktu. Nakil istedi. Hem de kimselerin tahmin edemediği bir yere, Eskişehir’e. Ki en kötü şartlardaki cezaeviydi o dönemin. Ama Beşiktaş orada oynayacaktı, şampiyon olacağı maçı. İdare seve seve kabul etti, bir ilk yaz günü elinde bavul, ardında bizleri bırakıp çekip gitti. Giderken sanki mahpusluğa değil, İstanbul’dan Es-es deplasmanına giden çocuklar gibi bir tebessüm vardı yüzünde.
Otobüs gece yarısı Samsun otogarına girdi. Uykudan ağırlaşmış gözlerde bir hüzün vardı. Bütün otobüs bu hikayeyi dinler olmuştu artık. Yemekler yenildi otogarın lokantasında, adam hürmet görüyordu ve şoförlerin masasındaydı artık. Biran önce otobüse dönüp Mehdi’yi dinlemek istiyorlardı.Oysa Mehdi bagajda kendi hikayesinden habersiz, öylesine cansız toprağa doğru seyrine devam ediyordu.
“Sonra ne oldu, görüşebildiniz mi?”diye sordu şoför.Adam kaldığı yerden devam etti.
Bizim koğuş az bir ceza ile yırttı bu işten. Üçer beşer yıl yatıp çıkacaktık. Bu sevince birde Beşiktaş’ın Eskişehir’i 3-0 hükmen yenip şampiyon oluşu da eklenince, o gece hem Mehdi’yi anmak, hem de şampiyonluğu kutlamak için eğlence tertip ettik. Bir hafta sonra bende ayrıldım oradan.Bursa hapishanesinde sevk oldum, iyi bir yerdi. Ama Eskişehir’ den inanılmaz haberler geliyordu. Kıyım vardı, çok zor haber alabiliyorduk.
Mehdi gelen sevklerle iyi haberlerini gönderiyordu, birde boncukçuluğa merak sarmış, çakmak kılıfıydı, anahtarlıktı, siyah beyaz hediyeler gönderiyordu bana. Ara sıra mektupta yazıyordu, ama yarısı yırtık, karalanmış ve silinmiş şekilde. Silinmeyen yerlerinde o kızdan bahsediyordu yine.Küçük bir isyan var diye duyduk Eskişehir’de. İçim içimden gitti Mehdi dedim. Bir şey olmamış ama sürmüşler doğuda bir yere, haber gelmedi sonraları. Ben tahliye oldum. Mehdi’yi aramaya koyuldum ama nafile. Eskişehir deki isyanı o başlatmış.O yüzden gittiği yeri söylemiyorlardı. Avukatlar tuttum, işi kovaladım ama devir bizim devrimiz değildi. Çaresiz İstanbul’a döndüm. İçim içimi yiyordu. Mehdi’yi bulamıyordum. Arkadaşlarını buldum, Beşiktaş’ta. Onlarda kovalıyorlardı işi ama nafile. Birden karşıma o çıktı. O kız. Mehdi’nin sevdiği kız, Mehdi’yi sordu. Büyülenmiştim. Konuşamadım bir süre. Bir muhallebicide oturduk, uzun uzun anlattım ona olup bitenleri. Ama içimin yağları eriyordu ona baktıkça. Sık görüşmeye başladık, bir süre sonra Mehdi’den çok birbirimiz hakkında konuşmaya başlamıştık.
Adam bunları anlatırken bir homurtu oldu otobüste, yapılır mı bu diyordu bir kısmı, diğer yandan niye olmasın diyordu arka taraftakiler. Otobüs Karadenize paralel virajları ala ala, saatler sabaha karşı Vakfıkebir’e ulaşmışlardı.Adam devam etti;
Onunla evlendim. Beşiktaş’ta ev tuttuk. Mehdi’den haber yoktu. İşsizdim. Zor geçiniyorduk. Özal zamanına çabuk uymuştu koğuş arkadaşlarım. Reklamcı oldular, gazetelerde yazar oldular, hepsi yolunu buldu. Mehdi geliyordu aklıma ve söyledikleri. Hani o benlik bencilliğe dönmesi, aşkı,sevdası. Nerede kalmıştı o yüce teoriler. Hepsini bir çırpıda silmişti mahpus dostlarım. Çocuğumuz da oldu bu sıkışıklıkta, adını koymakta tereddüt etmedik. “ Mehdi”
Onun alışkanlıkları bana geçmişti sanki. Tribün tayfası olmuştum, bir iş buldum sonraları.Kalem katipliği gibi bir şey belediyede. Yıllar geçti, Mehdi’den haber yoktu. Kimileri gördüğüne yemin ediyordu, yeni açıkta. Ama ben görmedim. İzini sürmeyi bıraktım.Yıllar geçti aradan. Bu sene bir maçta yeni açıkta bayrağını siyah beyaza çeviren partililerin arasında görür gibi oldum sanki . Saçları beyazlamış bir adam peşinden koştum, yetişemedim.O muydu, değil miydi, çok kuşkulandım. Tekrar aklıma düştü Mehdi. Araştırmaya koyuldum ve buldum onu.
Dosyasını çabuk çabuk okudum. Mardin’de, Antepte, Bingölde yatmış.Hastalanmış. Yaralanmış.Önceden suç işlediği maddeler Avrupa Birliği uyum yasalarıyla ortadan kalkmasıyla suçları da ortadan kalkmış, sonrada Rahşan Hanım affından salıverilmiş. Demek doğruymuş, oymuş. Sonra muhtarlıkları dolaşıp kaydını aradım. Bulamadım. Ta ki geçen haftaya kadar.
Uyku çökmüştü otobüse. Artvin gözüküyordu ama viraj, viraj, viraj. Ulaşılamayan bir kartal yuvasını andırıyordu Artvin. Adam yorgunluktan kısılan sesi ile bitiriyordu hikayesini.
Geçen hafta iki polis geldi evime. Polis gelince bir korku aldı beni , mahpusluktan kalma alışkanlıkla. Bir kağıt tutuşturdular elime. İstinye Devlet hastanesinden çağırıyorlardı beni. Ne için diye sordum, tespit dediler. Ceketimi aldım çıktık. Hastanenin bodrum katına indirdiler beni. Morg odasına bir sürgü açılmış, beyaz bir çarşafın başında bekliyordu morg bekçisi beni. Çarşafı kaldırdı, yatan Mehdi’ydi. Öylesine yaşlanmış, saçları beyaz, mutlu ve ihtiyar ceset yatıyordu sedyede.
“Başınız sağ olsun, giriş kaydına sizin isminizi yazmış yakını olarak, kardeşinizmiş, Allah sabırlar versin”
Morg kadar soğumuştu damarlarımdaki kan. Yıllardır aradığım adam karşımdaydı, sarıldım ona çaresiz . Evrakları hazırladılar, işlemleri yaptırdım. Ben ve bir tabut gecenin yarısı baş başa kalmıştık. Doğum yeri gözüme çarptı Mehdi’nin. Artvin. Ertesi gün onu Artvin’e götürüp gömmeye karar verdim.
“Peki kimi kimsesi kalmamış mı garibin İstanbul’da” dedi muavin.
“Yok, ölmüş hepsi, eniştesi de devlet memuru olduğundan başım belaya girmesin diye bulaşmadı cenazeye” diye cevap verdi adam.
Artvin otogarına girdi otobüs. Omuzlar üzerine alındı Mehdi. Yukarı mahallede bir camiye götürdüler. Otobüs yolcuları cemaat olmuştu. İmam sordu,
“Nasıl bilirdiniz?”
Hep bir ağızdan “iyi bilirdik” sesi yankılandı.
Yalçın bir kayalık gibi mezarlıkta, kartal yuvasında buluştu toprakla Mehdi.
Ama Beşikt”Aşk”ı hiç ölmedi!
Yazan: Göksel DUYUM
Gönderen: Abidin Şorombil
Kaydol:
Yorumlar (Atom)